Bir Mutsuzluk Anında Thomas Bernhard’ı Okumak

Yirmi yaşındayken hayatım şirazesinden çıktı. Bir anda olmadı ama; yavaş yavaş kendim yaptım. Aslında sıradan bir genç gibi üniversitede okuyup para kazanabileceğim bir meslek sahibi olacaktım. Ev ve araba almak için yaşayıp sonra da ölüp gidecektim. Ama öyle olmadı, önüne ne koyulursa yiyen iyi huylu insanlar gibi, önüne çıkan engelleri sadece birer engel olarak görüp sabreden insanlardan değildim ve bunu sorguladım. Her şey de böyle başladı. Birkaç sorudan sonra iki büyük aydınlanma oldu, biri içimde, diğeri ise dışarıyla alakalıydı: Ben aslında hiçbir şey bilmiyordum; bildiğimi sandığım her şey saçmalıktı. Bir konunun üstünde ne kadar durursam, eski fikirlerimden o kadar uzaklaşıyordum. Bunun doğal bir şey olduğunu bilmiyordum, çünkü toplumun bu kadar büyük bir gafletin içinde olmasına ihtimal vermiyordum o zamana kadar. Haliyle ikinci aydınlanma oldu, insanlar çok aptaldı. Evet, evet, ben de bunu beş yaşımdayken söylüyordum, biliyorum, bunu okuyan herkes de söylemiştir. Eskiden “insanlar çok aptal” derken, sadece insanların anlayışsız, kaba, düşüncesiz, kötü niyetli olmasından falan yakınıyordum; ama yeni ben bunu söylediğinde, insanların basit düşünce yürütmelerini yapamadıklarını, haliyle rasyonel fikir geliştiremediğini, tutarsız ve mantıksız olduğunu söylüyordu. Bir anda insanlardan binlerce kilometre uzağa fırlatıldım. Nasıl iletişim kuracağımı bilemedim. Böyle bir dünyada avukat, hakim falan olmak istemiyordum. Adalet de umurumda değildi, para da. Çok büyük bir yanılgının içinde olmalıydım, başka açıklaması yoktu; ya da tüm insanlık çıldırmıştı.

Evde kitaplıklar doluydu ve “fazla kitaplar” kaldırılmıştı. Anlaşılan evdekiler tarafından kitaplıkta duracak kadar değerli görülmemişlerdi. Gittim ve kitap dolu kolileri bir yerlerden bulup çıkardım, içlerinde belki de işe yarar bir şeyler vardı da bu işlerden pek de anlamadığını yeni yeni kavradığım annem, onları bu kolilere tıkmıştı. Bir sürü eski basım klasik, heves edilip alınmış, hiç okunmamış siyasi romanlar, yırtık pırtık çürümeye başlamış “beyaz romanlar”, sıkıcı bulunmuş edebî romanlar, suçluyu okura erkenden çaktıran ucuz polisiye romanlar… Biraz daha derinlere inince, iki tane de Orhan Pamuk romanı buldum: Kar ve Benim Adım Kırmızı. “Vatan haini” olduğu için kolilere tıkılmıştı herhalde. Neden olmasın ki, dedim. İkisini de çıkardım koliden, koydum kitaplığa.

Hâlâ herkesin çok aptal olduğunu, insanların neredeyse hiçbir şeyi düşünmediğini düşünüyordum ve her şey bana çok anlamsız geliyordu. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir ara elim Benim Adım Kırmızı’ya gitmiş ve okumaya başlamışım, hatırlamıyorum. Kitap beni büyük oranda şoka uğrattı, çünkü o zamana kadar hiç öyle bir şey okumamıştım. Kitabın bir kısmına ciddi hayranlık duyuyordum, ama bir kısmından da nefret etmiştim, her şey bana anlamsız görünmüştü. O zamanlar çok kötü ve donanımsız bir okur olduğumu hatırlatmak istiyorum.

Kitaba olan nefretim hemen geçmedi, yaklaşık bir hafta boyunca kitapla kavga ettim. Ama tuhaf bir şekilde, kitapta eleştirdiğim ne varsa, Orhan Pamuk’un onları bilerek yaptığını görüyordum. Hepsi planlıydı, hepsi üzerine düşünülmüş şeylerdi. Kitaba duyduğum nefret zamanla hayranlığa dönüştü. Gördüğüm en zeki şey bu kitaptı. O zaman, ben bunu yapmak istiyorum, dedim, hayatımı edebiyatla geçirmek istiyorum, bundan daha güzel, daha şaşırtıcı hiçbir şey olamaz! Gerçek hayatın aptallığından, sıkıcılığından kaçıp romanların dünyasına sığındım. Hayatta kalabilmek için buna ihtiyacım vardı. “Sanatın tümü de zaten yaşamda kalma sanatından başka bir şey değildir,” diyor Thomas Bernhard bu kitapta. Sanatla ilgili söylenebilecek en doğru şey budur herhalde. Yıllarımı kitap okuyarak ve yazarak geçirdim. Elime geçen tüm parayla kitap satın aldım, ne olursa olsun okumaya devam ettim. Kitaplar benim için çok gizemliydi. Umberto Eco, James Joyce, Proust, efendime söyleyeyim, Asya edebiyatı, Latin Amerikalılar… Okuduğum, okuyamadığım, kitabını elime aldığım bütün yazarlar bir gizemin parçasıydı, başka bir âlemden geliyorlardı. Sokakta selâm verdiğim eski arkadaşım, her zaman alışveriş yaptığım bakkal, annem, arkadaşım… Kimseye ihtiyacım yoktu kitaplar varken. Okumadığım her kitap büyük bir eksiklikti, ama ben de okuyabildiğim kadar okudum, en çok da Orhan Pamuk’u okudum, hâlâ okuyorum, yıllarca da okuyacağım.

Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar, denecek türden bir mutluluk tablosu gibi görünüyor böyle bakınca, değil mi? Edebiyatın romantik yanı gözardı edilemez, ama edebiyat bundan ibaret değil. Ne yazık ki mi desem, iyi ki mi desem, gerçekten bilmiyorum.

Edebiyatla ilgilendikçe, daha çok anladıkça ilginç bir şeyle karşılaştım. Bazı kitaplar o kadar da zekice değildi. Tabii, doğal bir şey bu, her taraf kalitesiz kitaplarla dolu. Fakat beni şaşırtan, kaliteli kitaplarla birlikte anılan, ciddi ödüller alan kitapların aralarında da böyleleri vardı. Burada bahsettiğim basit bir şekilde beğenmemek değil; kaliteli olduğunu teslim ettiğim, ama okurken çeşitli sebeplerden çok da keyif almadığım kitaplar vardı, bana hitap etmese de anlatmak istediği şeyi iyi anlatan kitaplar vardı, yahut okuyup merkezini kaçırdığım, ama iyi yazılmış kitaplar vardı… Fakat beni rahatsız eden düpedüz aptalca kitaplardı. İşin ilginci, bu aptalca kitaplar diğer okurlar tarafından kaliteli kitaplarla birlikte anılıyor, aynı şekilde çok satılıyordu. Bu aptalca kitapları satın aldığı için okurlara çok kızıyordum, nasıl olur da iyi romanla kötü romanı ayırt edemezlerdi? Yani insanlar nasıl Kürk Mantolu Madonna’yı seviyordu, neden Zweig öykülerini abartıyorlardı, neden Kafka’ya hayran oluyorlardı, cevaplayamıyordum. Açık açık söylemek gerekirse bugün de Goodreads’tekiler de dahil okurların çok büyük kısmının hiçbir şeyden anlamadığını, hatta düpedüz edebiyatla uğraşarak vakit kaybettiklerini düşünüyorum. Ama ya ödül verenler? Ya o yazardan etkilenen diğer onlarca yazar? Ben mi bir şeyi atlıyordum? Bir türlü bu durumla barışamıyordum.

Geçen hafta Hermann Hesse’nin Demian adlı kitabını okudum, içimdeki bu kavga tekrar başladı ve canım uzun zaman sonra ilk kez kitap okumak istemedi. Nobel ödülü almış, edebiyat tarihinde de ciddi bir yer tutan bu yazarın, bu kadar aptalca bir kitap yazmış olması, bu kitaba rağmen saygı görüyor olması epey canımı sıkmıştı. Okurun aptallığı önemli değildi, zaten aklı başında hiçbir yazar okur için yazmaz, edebiyattan anlayan bir avuç insan için yazar, ki o bir avuç insanın da çoğu yazardır. Amaç okuru tatmin etmek olsa hiçbir yazar bir romana beş, altı yıl vermez. Okuru kandırmak çok kolay. Ama edebiyat dünyasında saygı görüyor olması beni romanın ve romancıların yetersiz olduğu şüphesini yarattı. Psikiyatri, felsefe, sosyoloji belki de romandan çok daha zekiceydi. Nupelda’ya anlattığımda sordu: Slavoj Zizek mi olmak istiyorsun, Orhan Pamuk mu? Cevap veremedim.

Ve itiraf etmek gerekir ki, bu konuda güvenimi en çok sarsan da edebiyat dünyasındaki onlarca aptaldan hiç bahsetmeyen sevdiğim yazarlardı. Orhan Pamuk Kara Kitap’ın defterlerinde “Benden önceki Türk edebiyat çöp,” diyordu, ki doğru da. Şu an Türkçe yazan yazarları toplasak yarım Orhan Pamuk etmezler. İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş diye kimse gelmesin. Orhan Pamuk’un yarısı kadar zeki değiller ki onun kadar yazabilsinler. Ama Orhan Pamuk da şöyle ağız dolusu “Sabahattin Ali geri zekâlı!” demiyordu; öyle düşündüğünden şüphem yok aslında, belli ediyor konuşmalarında, ama yine de bunu söylememesi tuhaf geliyor bana. Kendimi yalnız hissettim. Yazarlar bir cemaat gibi, kendi aralarında bir şekilde anlaşıyorlardı, ama ben onların arasına giremiyordum. Onların önemsedikleri şeyleri önemseyemiyordum. “Kitaplar benim acıma uzaktı. Üstelik içine düştüğüm sefaletin yalnızca bana özgü bir şey olduğunu, demek ki benim çok özel bir budala ve zavallı olduğumu kafama kaktıkları için onları okumak da istemiyordum.” *

Sonra kütüphanede bu kitabı gördüm. Thomas Bernhard’ı uzun zamandır okumak istiyordum, kitabın konusu da tam bana göreydi. Okudum ve sayfalar aktıkça yalnız hissetmekten kurtulmaya başladım. Aptal yazarlara kızıyor, onun aptal olduğunu anlayamayanlara daha çok kızıyordu. Sanat dünyasının her tarafında aptallar olduğunu rahat rahat söylüyordu. Hal böyleyken ebeveynlerin, devletin, öğretmenlerin aptal olmama ihtimali kalmıyor zaten, diyordu. Benim hissettiğim şeyleri anlıyordu. “Bernhard’ın okuduğum sayfalarında bu anlamda tek tek cümleler, paragraflar yoktu hiç: O başka şeylerden, piyano tutkusu, yalnızlık, yayıncılar ya da Glen Gould’dan bahsediyordu, ama ben asıl konunun bunlar değil, benim sefaletimle olan ilişkim olduğunu mutlulukla hissediyordum.” **

Thomas Bernhard çok basit bir şey söylüyordu: “Aptallık her yerde, hayatı o kadar abartma, edebiyatı o kadar abartma. Bunlar sadece kitap, bunu alçak gönüllülükle kabullen.”

Haklıydı, neyle ilgilenirsem ilgileneyim içinde aptallıklar bulacaktım. Edebiyatı böyle kabullenmek gerekiyordu. Sonra bir süre önce en sevdiğim yazardan okuduğum kısa bir yazı tebessüm gibi düştü aklıma: Bir mutsuzluk ve umutsuzluk anında Thomas Bernhard okuyup rahatlayan tek ben değildim.

* Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar, Bir Mutsuzluk Anında Thomas Bernhard’ı Okumak. İletişim Yay. S.285.
** Age s.285.

Bir Öztürkçe Sorgulaması: Çevirmenlerin kitap üzerindeki hakları nelerdir?

Sanatçı özgürdür. Eserini üretirken kimsenin etkisi altında kalmaması gerekir. Bazı sanatçılar bunu başarabilir, bazıları başaramaz. Bu tasnifi ne eleştirmenler, ne de okur yapabilir; yalnızca zamanın hükmü geçerlidir. Zamanında çok beğenilen kitaplar unutulur gider, çünkü genellikle geniş halk kitleleri tarafından beğenilsin diye yazılmışlardır. Bazı yazarlar da, geniş halk kitleleri tarafından sevilseler dahi, bunu amaç edinmemişlerdir. Yazmak istedikleri şeyi büyük bir samimiyetle ele alıp yazmışlardır.

Sanatçı, eserinde yapmak istediği her şeyi yapmakta özgürdür. Sözgelimi isterse sayfalarca “Birbirimize baka baka, seni yaptım. Birbirimize baka baka seni yıktım. Birbirimize baka baka yaptım seni. Baka baka, ben yaptım seni. Birbirimize baka baka, birbirimize baka baka, birbirimize baka baka, birbirimize baka baka, birbirimize baka baka, birbirimize baka baka…”* yazabilir. Bir yayınevi de basmak isterse okurların önüne çıkar. Ona, buna hakkı olup olmadığını soramayız. Çünkü sanatçının eserinde her şeyi yapmaya hakkı vardır. İsterse bir katili anlatır, isterse bir zihinsel engellinin aklının içinde dolaştırır bizi. Haklarının olması, her yaptıklarının doğru ve akıllıca olduğunu anlamına da gelmemektedir tabii. Bunun için okuyacağımız kitapları belli bir düzene göre seçeriz. Örneğin bu tarz deneysel şeyler okumak istemiyorsak, postmodern romanlardan uzak dururuz, ama onlara deneysel romanlar yazmaya haklarının olmadığını söyleyemeyiz.

Oysa yukarıda verdiğim örneklerin aksine, çevirmenlerin çevirdikleri kitap üzerinde istediklerini yapmaya hakları yoktur. Çevirmen sanatçı değildir; çevirmen bir şey üretmez. Üretilmiş olanı sunar yalnızca. Bu çevirmenin yaptığı işin basit olduğu anlamına tabii ki gelmiyor. Emek ve zekâ gerektiren, ticari bir iştir çevirmenlik. Zaten tecrübeli okurlar, kitapları çevirmenin kim olduğuna göre seçerler. Çevirmeni Roza Hakmen ise o kitabın gönül rahatlığıyla okunacağını bilir okur sözgelimi.

Bu noktada şöyle bir soru oluşuyor: Çevirmenin eserin üzerindeki hakları nelerdir?

Çevirmen bir köprüdür, bir yol inşa eder. Bu yolun iki ucu vardır: Biri yazarın eseri, diğeri de okurdur. Bir yolun sizin nereye gideceğinize karar verme hakkı yoktur, yolu yolcu seçer yalnızca. Yol, varılacak yeri değiştiremediği gibi, orayı seçemez de.

Oysa Öztürkçe kullanan çevirmenler, okuyucunun isteklerini göz önünde bulundurmuyorlar. Bunu kendi eserlerinde istedikleri gibi yapmaya hakları vardır; Tahsin Yücel’in kendi romanlarında kullandığı dili yine eleştirebiliriz, ama bu kendi tercihidir. Fakat çevirdikleri kitaplar, onların eserleri değildir. Benim gözlemlediğim kadarıyla okurlar Öztürkçe çevirilerinden keyif almıyorlar. Bu çevirmenlerin isimlerini internette aratarak görebilirsiniz okurların tepkilerini.

Denebilir ki, Öztürkçe kullanan çevirmenler çok daha nitelikli bir okur kitlesini hedef alıyor; lakin en başta da söylediğim gibi, çevirmenlerin bir kitle seçme hakkı yoktur. Okurun çoğunluğu nasıl istiyorsa öyle çevirmesi gerekir.

Anlamak için yoğun dikkat gerektiren kitapları okurken günlük hayatta hiç kullanmadığı, hiçbir zaman da kullanmayacağı “muştulamak, im, tansık, uslamlama, aktöre vb.” sözcükleri kullanarak kitaba ara verip bir de sözlüğe yöneltmek, kitabı okur için daha da zorlaştırmaktan başka işe yaramıyor.

Bahsi geçen çevirmenlerin Türkçe bilgisine laf söylemek değil niyetim. Öztürkçe kullanılması gerektiğini de düşünüyor olabilirler. Ama okurların tepkisinden de anlaşılıyor ki, okurlar öyle düşünmüyor.

 

 

* Birhan Keskin.

Marcel Proust – Swann’ların Tarafı

Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk cildi. Bazı kitapları anlatmak çok zor, hakkında yorum yapmak dahi zor; bu kitap da öyle bir kitap. Bolca sıfat kullanarak bir şeyler yazmayı istemem ama bu kitapla ilgili sadece öyle şeyler yazma isteği uyanıyor içimde. Kendimi dizginlemeye çalışayım, şöyle diyeyim sadece: Muazzam.

Özellikle Swann’ın Odette’e aşkını anlattığı bölüm hem akıcı, merak uyandırıcı hem de çok çarpıcı. İnsanı öven sanat olmaz, edebiyat hiç olmaz. İşte Kürk Mantolu Madonna gibi kitaplara bakıp aşkı anlamaya çalışanların bakması gereken yer burası. Aşk nedir sorusunun cevabı, bu kitapta. Ucuz edebiyat insanın acılarını yüceltirken, çektiği sıkıntıları ve yaklaşımını dramatize ederken ve bunları bunu bir yüce gönüllülük addederken, zeki bir yazarın elinden çıktığı her hâlinden belli olan kaliteli edebiyat ürünü, hem yeni bir bakış açısı kazandırıyor, hem de insanın doğasını birilerine yaranma çabası gütmeden ortaya seriyor. Aşka dair ufuk açıcı bir bölüm:

“Çünkü aşkımız, kıskançlığımız dediğimiz şey, sürekli, bölünmez ve tek bir tutku değildir. Birbirini izleyen sayısız aşktan, farklı kıskançlıklardan oluşur; bunların her biri gelip geçicidir, ama kesintisiz bollukları nedeniyle, devamlılık, bütünlük izlenimi uyandırırlar. Swann’ın aşkının canlı kalması, hepsi Odette’i hedef alan sayısız arzu ve sayısız şüphenin ölmesine bağlıydı; kıskançlığının sadakati, bu arzu ve şüphelerin sadakatsizliğinden oluşuyordu. Uzun bir süre odette’i görmemiş olsaydı, ölüp gidenlerin yerine yenileri gelmeyecekti. Ama Odette’in varlığı, Swann’ın kalbine kâh sevgi, kâh şüphe tohumları ekmeye devam ediyordu.”

Ve bu da bahsettiğim şekilde insanı ve çektiği sıkıntıları, hissettiği duyguları övmekten hayli uzak, yine ufuk açıcı ve insanı aslını ortaya çıkaran bir bölüm:
“Çünkü artık Gilberte’i her gün mutlaka görmekten başka şey düşünmediğim halde (o kadar ki, bir keresinde büyükannem akşam yemeği saatinde hâlâ eve dönmeyince, eğer bir arabanın altında kalmışsa, bir süre Champs-Elysees’ye gidemeyeceğimi düşünmekten kendimi alamadım; insan âşık oldu mu, kimseyi sevmez), Gilberte’le birlikte olduğum anlar, bir gün öncesinden beri sabırsızlıkla, kaygıyla beklediğim, uğruna her şeyi feda edebileceğim anlar, katiyen mutlu anlar değildi; üstelik bunu gayet iyi biliyordum, çünkü hayatımın titiz, kararlı bir dikkatle incelediğim tek anlarıydılar ve bu anlarda bir mutluluk kırıntısı dahi göremiyordum.”

Swann’ların Tarafı bu iki alıntı gibi onlarcasıyla dolu. bireyin içine düştüğü çelişkileri, kendini kandırmasını, tuhaflığını, hastalıklı ruh hallerini ve hepsinin toplamı insanı olan görüyoruz. Ameliyat oyunları olur ya, yapboz gibi organlar çıkarılır-takılır ve insan tamamlanır; işte bu kitapta da Proust insanın fikirlerini, duygularını tek tek yerinden çıkarıp bizlere gösteriyor. Normalde kitap okurken not almayı seviyorum bazı bölümleri. ama kitap o kadar dolu ki, bir noktadan sonra tüm kitabı not almanın en mantıklısı olacağını fark ediyor insan.

Proust’un üslubunun yer yer okuyucuyu zorladığına ben de katılıyorum. Ama aynı zamanda romanın içine çekiyor ve müthiş bir lezzet sunuyor. Okurken, Combray yağmur altındayken, benim burnuma toprak kokusu geliyor, Swann Odette’e âşıkken de aynı ıstırabı ben de çekiyorum. Zorlasa dahi bu zorluğun hakkını veriyor Proust. Hem kendi dünyasına çekiyor, büyük hazlar vadediyor; hem de her sayfada insanın ufkunu açıyor. Okuyucu kitaba yeterli değeri verirse, yeteri kadar odaklanıp anlatılanların üstüne kafa yorarsa bence sevmeme ihtimali oldukça az.

Üslup demişken, Marcel Proust’un üslup yönünden Orhan Pamuk’u etkilediğini hemen fark ediyoruz. Aynı zamanda edebiyata bakışını da çok etkilemiş: Saf ve Düşünceli Romancı’da Orhan Pamuk insanın roman okurken aklından geçenleri tek tek anlatıyor, parçalara ayırıyordu. Aynısını benzer örneklerle Proust Swann’ların Tarafı’nda yapıyor. Orhan Pamuk’un aklında o fikirlerin oluşmasında büyük ihtimalle Proust etkili.

Ayrıca Roza Hakmen’den bahsetmezsek olmaz. Çeviri işinin önceliği metnin özüne sadık kalması ve anlamını yitirmemesidir. Hem üslup hem de anlam yönünden çok daha normal kitapları anlaşılmaz hale getiren çevirmenler varken, Roza Hakmen kitabı anlayarak, idrak ederek kağıda geçirmiş; bu her halinden belli.

Celâl Şengör ile Aptalı Tanımak

Yıllar önce, dinleri, hayatı, hayatın amacını ilk sorguladığım zaman bir şokla farkına varmıştım: İnsanların çok büyük kısmı hakikaten çok aptaldı. Evet, bunu küçüklüğümden beri sürekli söylüyordum zaten; çevremdeki hemen herkes de bunu sık sık, üstüne çok da tartışılmayacak bir şeyi dile getirmenin güveniyle, insanların aptal olduğunu fark edenin aptal olamayacağını belli etme telaşıyla cümle aralarına sıkıştırıyorlardı. Ama yine de yaşamıştım bu şaşkınlığı, çünkü aslında bu aptallığın yaygınlığını, nedenlerini, sonuçlarını idrak edememiştim; edememiştim, çünkü aslında ben de o aptallardan biriydim. Benim için en yıkıcı şey de aslında ne kadar aptal olduğumla yüzleşmem oldu.

O zamanlar insanların bu aptallığını açıklayamıyordum ve Michael Sikkofieldvari ilgi manyağı, vizyonsuz şarlatanların gittiği yoldan gidip daha “derin” sebepler aradım. Üzerimize büyük oyunlar mı oynanıyordu? Kokakola’nın şeklinin yaptığı çağrışımlar yüzünden mi aptaldık? Çizgi filmlerin arasına yerleştirilmiş penisler, “sex” yazıları mı bizi zayıf kılıyordu? Yoksa gizli örgütlerden emir alan televizyon kanalları o salak dizileri bilerek, halkımızı uyutmak için mi yayınlıyordu? Neydi sebebi aptallığımızın, neden ve nasıl bu kadar aptal olabilmiştik?

Zamanında ne kadar aptal olduğumu hemen unutmak ve “yeni ve daha zeki ben”in kalıcılığını kendime ve başkalarına göstermek için bu sorgulamaları saldırgan bir biçimde yapardım. Bu zamanlardan birinde, Youtube’da Celâl Şengör’e denk geldim ve bu şişman ve sevimli adamı dinlemeye başladım. Celâl Hoca konuşurken “Evet! işte bu zekice, işte bu deha; işte bunu anlıyor ve hayran oluyorum buna. Tabi aynı şeyi ben de yüzlerce kere düşünmüştüm. Başka deyişle, bu adam bana kendi zekâmı hatırlattı ve bu yüzden ona hayranlık duyuyorum.”*  diyordum.

Celâl Hoca aptallığımızın sebebinin çok basit olduğunu söylüyordu: Okumamak, okuduğunu sorgulayıp düşünmemek. Çok mantıklıydı, işte bu kadardı aslında. Bunları yapan biri aptallıktan, cehalet bataklığından kurtulacaktı. İnsanlar aptaldı, evet, ama bu her zaman böyleydi. Kitleler uyumaya çok hazır olduğu için uyutulabiliyordu, Recep Tayyip Erdoğan aslında halk böylesini istediği için diktatördü, tarihte her zaman ülkeyi yönetenler halkını kandırıp manipüle etmişlerdi, çünkü böylesi çok daha kolaydı. Bu halimizin müsebbibi gizlice toplanıp haça işeyen, anlaşılması mümkün olmayan manyak sürüsü değildi; zamanında insanları kullanmak, kendi doğrusu için yönlendirmek isteyenlerin oluşturduğu kültürdü.

O zamanlar kafayı taktığım ve hâlâ da takmakta olduğum bir diğer konu da popülizmdi. Bilinçli yahut bilinçsiz, doğrudan kendini kitleye sevdirme, kitlenin onayını alma maksatlı popülizmin ülkenin vebası olduğunu öfkeyle görüyordum. Sebebinin doğulu olmak, birey olamamak olduğunu da yine o zamanlar düşünmeye başlamıştım ve Celâl Şengör bu “doğululuğun” tehlikesini görüyor, dile getiriyordu. “Türkiye’nin en büyük sorunu Osmanlıcılık” diyor, Batılı, daha doğrusu akılcı olamamanın ıstıraplarını çektiğimizi defaatle söylüyordu. Popülizm belasının farkındaydı ve koca ülkede popülizm garabetine saplanmamış, benim gördüğüm nadir insanlardandı. Ülkede sağcısından solcusuna herkes askerlerden nefret ederken, tek başına askeriyeyi savunabiliyordu.

Askeriye konusunu çoğu kişi zırvalık olarak görüyor, ki benim de aklıma yattığını söyleyemem. Bahsi geçen “tehlikeli doğululuğun” en temel tehlikelerinden olan “birey olamama” sorununu daha derinden yaşamanın tek yolu belki de buyken, nasıl oluyor da askeriyeyi savunuyor, bilemiyorum. Cevabını bu kitapta aradım ama bulamadım. Ama yine de Celâl Şengör’ün bunu savunmasının önemli olduğunu düşünüyorum: Ne olursa olsun mantıklı bulduğu şeyi, sırf kalabalık böyle olduğunu düşünmüyor diye değiştirmiyor ve açıkça dile getiriyor. Hem İslamcılara hem de Marksistlere her türlü eleştiriyi çekinmeden yöneltiyor; kitapta da yazdığı üzere sadece bunun için Cumhuriyet gazetesinden de ayrılmış. Arkasını sağlama almadan kalabalığın desteklediği bir fikre karşı çıkan, bunu da akıllıca savunabilen birini görüp hayran kalmamak zor. Bunun Orhan Pamuk’tan başka bir örneğini görmedim ben, ki Celâl Şengör ve Orhan Pamuk’un bugün olduğum insana dönüşmemde inanılmaz katkısı var.

Popülizm aptallıktan kaynaklanıyorken, bugün internet ortalama insanların çok kolay örgütlenmesine olanak tanıdı ve bu örgütlenme devasa ölçüde bir popülizm yumağı olarak geri döndü. Bugün bu “sıradanlığın tehlikeli örgütlenmesi” her şeyin içine sızmış durumda: Artık basılacak kitaplar bu kitlenin kaygılarını göz önünde bulundurarak seçiliyor, yazarlar kitaplarını kalabalığı memnun edecek formüllerle yazıyor, çıkacak filmler sahne sahne çeşitli grupları tatmin etmek için tasarlanıyor. Sanat üzerinden örnek veriyorum, çünkü Faulkner’ın ısrarla altını çizdiği sanatçının yalnızca eseriyle ilgilenmesi gerektiği fikrini artık kimse ciddiye almıyor, eser üretmek yerine pazara ürün çıkarıyor.

En nihayetinde Celâl Şengör’ün Aptalı Tanımak kitabını okumayı çok istiyordum, çünkü bu konuyu açık açık irdeleyebilecek, kitleden etkilenmeyecek, üstelik kesinlikle aptal olmayan birinin incelemesi pek kolay rastlanacak türden değildi. Bütün bu heyecanıma, beklentime karşın kitabın ayan beyan kötü olmasıysa şaşırttı beni. Kitap karışık olabilirdi, aklıma yatmayan şeyler anlatabilirdi, anlamadığım şeyler söyleyebilirdi, bunlara hazırdım, ama kitap ne yazık ki bir Yılmaz Özdil kitabından hallice duruyor (Y. Özdil’in kitaplarını hiç okumadım, ama herhalde böyledir).

Kitap Celâl Hoca’nın Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından toplanmış, kitabın kötü olmasındaki en büyük etken budur herhalde. Sınırlı alan ve üzerine pek de emek verilmemiş bu yazılar sürekli birbirini tekrar ediyor. Yani: “Esas fikri aynı olan yazıların bir tanesi hariç hepsini ele” dersek beş-altı yazı falan kalır geriye herhalde. Diyeceksiniz ki her seferinde farklı bir yol üzerinden anlatmaya çalışmıştır, o da pek öyle değil.

Örnek verelim:
1) Porno Siteleri ve Sayısız Faydaları Hakkında ,
2) Sibel Kekilli ve Bilimsel Düşünebilen Bir Toplum Olma ,
3) Irkçılık Üzerine
yazılarını temel alalım. Üç yazının da anlattığı şey ortak: Türk toplumunun bilimsel düşünememesi.
Celâl Hoca yazılarda şöyle bir formül izliyor:
A) Gözlemlenen bir olay yahut durumdan bahsediliyor (Sibel Kekilli’nin zamanında porno filmlerde oynadığı için linç edilmesi yahut insanların sürekli ırkçılık yapılmasından yakınması)
B) Bu olayın yahut durumun, bilimsel düşünememeden kaynaklandığının anlatılması (Porno filmler ahlaksız değildir, ırkçılık sandığınız şey ırkçılık değil)
C) Cehaletten kaynaklanan bilimsel düşünememenin niçin çok zararlı olduğunun anlatımı.

Neredeyse tüm kitap buna benzer bir formülle yazılıyor, ben kitabı açıp ilk gözüme çarpan üç yazıyı örnek olarak ekledim, pornoyu falan görünce gözüm kaydı sanırım. Kitap elbette lüzumsuz değil, fakat bu formülle kitabın tek ilgi çekici kısmı B kısmı oluyor. Haliyle sıkıcı bir giriş ve çok daha sıkıcı bir sonuç kısmı okuyoruz. Kitabı elinizin altında bulundurup her canınız sıkıldığına öyle iki-üç sayfa okumalık bir şey olarak bulundurabilirsiniz, ama girişte beklentilerimi dile getirmiştim, beni tatmin etmedi bu yüzden.

Kitap ne olabilirmiş ama olamamış diye kendime sordum ve sanırım şöyle cevaplayabiliriz: Kitap ya aptallığı, popülizmi, derinlemesine inceleyip nedenlerini ve sonuçlarını çok daha ikna edici bir şekilde dile getirebilirdi ya da direkt Ak Parti döneminin icraatlarının sorunlarına eğilip düşünce kitabından ziyade araştırma olarak ön plana çıkabilirdi. Bu haliyle ikisi de olamamış ve kitabın sahip olması gereken “ikna edicilikten” kesinlikle uzak duruyor. Celâl Hoca neyi hedefledi bilemiyorum lakin bu kitap için aptallara yazılmış bir kitap desek, sanırım çok da yanlış olmaz. Eğer aptallar için yazılan bir kitapsa, okuyucuyu dört bir taraftan sıkıştırabilmeliydi, ki metinlerin uzunluğu en baştan buna imkan tanımıyor.

*Coleridge.

Lev Tolstoy – İvan İlyiç’in Ölümü

Tolstoy’un 1886 yılında yazdığı uzun öyküsü. Akıcı, merak uyandırıcı, güzel anlatımla akıp giden bir kitap. Tek seferde okunabilir, fakat bahsettiği şeylerin sorgulanması yıllar alır. Tabii sorgulanırsa.

Kitap İvan İlyiç’in ölümünü anlatır görünürken, İvan İlyiç’in hayatını sorguluyor: “İvan İlyiç hayatını nelere harcıyor, hayatını harcadığı şeylerin değeri nedir?” diye soruyor. 1886 yılından bu yana neler değişti? Çok şey belki, ama insanlar daha çok İvan İlyiç olmadı mı? Tanıdığınız herkes bir İvan İlyiç değil mi? Siz İvan İlyiç değil misiniz? İvan İlyiç hayatını değmeyecek, lüzumsuz şeylerle geçirmiş, daha yüksek rütbelere, daha çok paraya sahip olabilmeyi hayatının merkezine koymuş, salonunu zenginlerin salonuna benzetip “daha güzel” görünsün diye çabalarken “ölen” bir adam, Tolstoy daha ne desin?

Yıl 2016. Tolstoy’un bunları yazması pek işe yaramamış galiba.

Belki 82 yaşında evini terk eden Tolstoy da İvan İlyiç olarak ölmekten korkmuştur.